Editor
MENÜ

Yemek.com

YAZI GÖNDERMEK İÇİN
/

Her Gün Kafenin Önünde Bekleyen Ayşe Teyze'nin Acı Limonata Tadındaki Hikayesi

https://www.thespruceeats.com/agave-lemonade-recipes-and-variations-2254273 | thespruceeats

Kafedeki Kız

"Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun? Herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. Kasada oturan kız gibi! Herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz. "
1072TAKİPÇİ
49İÇERİK

"Annem intihar etti. Çocuk istemiyorum."

90 senelik yaşamı bu iki cümlenin gölgesinde geçen Ayşe Teyze ile tanışmanızın zamanı geldi.

Onun size anlatacakları var. Onun kendine anlatacakları var. Onun yalnızlığının gürültüye ihtiyacı var. Onun annesine, onun çocukluğuna, onun ilk aşkına, onun son aşkına kavuşmaya ihtiyacı var.

Ayşe Teyze'nin bize ihtiyacı var.

Hemen her gün kafenin camından içeriyi izleyen yaşlı bir teyze

Kafede uzun zamandır her şey sıradan ilerliyor. Yaz gelmesine, en azından gelir gibi yapmasına rağmen İstanbul hınca hınç dolu. Kafenin masaları hiç boş kalmıyor.

Bu yoğun ama sıradan günlerde bir gün dikkatimi yaşlı, tonton bir teyze çekiyor. İçeri girmeden kafenin dışından içeri bakıyor. Oturanları, sohbet edenleri, kahkahayla gülenleri, hayatına devam edenleri tek tek izliyor camdan. "Birini mi arıyor acaba?" diye soruyorum kendi kendime, kafedeki yoğunluk onu çok da umursamama izin vermiyor açıkçası. Yarım saat sonra etraf biraz sakinleşince aklıma geliyor, kafamı hızlıca cama çeviriyor ama gittiğini görüyorum.

Ama asıl sıra dışı durum o günü takip eden diğer günlerde yaşanıyor. Yaşlı teyze bazen her gün, bazen iki-üç günde bir, bazen haftada bir geliyor. Ama mutlaka geliyor ve her seferinde kafenin kapısından içeri adım atmadan dışarıda dakikalarca durup içeriyi izliyor. Bazen kapıya eli gittiği bile oluyor ama sonra hemen vazgeçip eski noktasına geri dönüyor.

Bu gizemli yaşlı kadın beni soru işaretleriyle dolduruyor. O camdan içeri bakarken ben de onu izliyorum. Bazen göz göze geliyoruz. Utanıyor, aceleyle başını önüne eğiyor. Çok geçmeden de yavaş adımlarla sokaktan uzaklaşmaya başlıyor. Onu hiçbir zaman yakalayamıyorum.

Ama aklıma koyuyorum. Bir gün onunla konuşacak, onu kafeye davet edecek ve onun bu gizemli hareketlerinin sebebini öğreneceğim.

Bu kararımı verdiğim günün ertesi gününde ise her şey ortaya çıkıyor.

Hala kendime soruyorum. Bu kadar acıklı bir hikayeyi ortaya çıkarmakla iyi mi ettim? Yoksa kendime ve ona çok büyük bir kötülük mü yaptım?

Hala bu sorunun cevabını bilmiyorum.

Akşamüstü saatlerinde teyze yine kafenin önünde beliriyor. Onun gözleri içeri dalıp gittiğinde elimde bir bardak limonatayla teyzenin yanında alıyorum soluğu.

"Teyzecim merhaba. Hava çok sıcak. İçeri gel istersen. Olmaz dersen bak sana limonata getirdim, soğuk soğuk iç, iyi gelir" diyorum.

Yakından baktığımda önce onun hüzün dolu gözlerini fark ediyorum. Hayatımda bu kadar hüzünlü bakan iki çift göz görmemiş olabilirim ben. O çizgilerle dolu suratında koskocaman bir hayat hikayesi gizli, belli. "Ah" diyorum içimden, "Ah be teyzecim, seni kim bu kadar üzdü?"

Teyze aniden karşısına çıkan ben ve söylediklerim karşısında şaşırıp kalıyor. Bir süre bir şey demeden bana bakıyor. Sonra yavaşça elimdeki limonata bardağına uzanıyor. Elleri titriyor.

"Kızım, çok sağ ol, var ol. Ama ben bugün de başaramayacağım sanırım, giremeyeceğim içeri. O yüzden şundan bir yudum alayım, sen de işine dön" diyor.

Onun bu cümleleri kafamı karıştırıyor, aklımı bulandırıyor. Ne diyeceğimi ilk defa bilemiyorum.

Biraz daha ısrar ediyorum, içeri girsin, otursun, dinlensin, isterse içini döksün istiyorum. Ama girmemekte ısrar ediyor, "Yapamam, yapamam" diyip duruyor.

"O zaman teyze" diyorum, "Madem sen içeriye girmiyorsun, ben buraya hemen iki sandalye getiriyorum. Limonatalarımızı içerken istersen uzun uzun susar, sokaktan geçenlere bakarız; istersen sen bana seni üzen şeyin ne olduğunu anlatırsın."

O daha cevap veremeden elimde sandalyelerle kafenin kapısının önündeyim. Oturuyoruz. Uzun uzun susuyoruz.

Onu konuşturamayacağımı anlıyor, ben de en az onun kadar derin bir karanlığa gömülüyorum.

Sonra bir şey oluyor, teyze bardağını bana uzatıyor ve şöyle diyor:

"Bir bardak daha alabilir miyim güzel kızım? Sana her şeyi anlatacağım."

Ve Ayşe Teyze'nin hikayesi başlıyor.

***

"Biraz eskiye gideceğiz kızım. 80 küsür yıl önceye. Benim hiç olmamış çocukluğuma.

5 buçuk, 6 yaşlarındayım. Hayatım annemin odasının kapısını açmamla değişiyor. Annem yukarıdan bana bakıyor ama gözleri her zamankinden daha donuk. 'Anne, annecim, haydi in oradan, benimle oyun oynayacağına söz vermiştin, oyun oynayacaktık, haydi in oradan aşağı, mızıkçılık etme' diyorum. Annem cevap vermiyor. Annem cevap vermedikçe daha fazla ağlıyorum. O günden sonra her gün ağlayacağımı bilmeden içimi kanata kanata ağlıyorum. Sonrasını pek hatırlamıyorum. Ağlama sesimi duyan komşular bulmuş beni. Annemin odasının kapısına sarılmış bir şekilde ağlıyormuşum. Dedim ya pek hatırlamıyorum, sadece annemin o soluk yüzü kaldı aklıma. Asla o görüntü gitmedi gözümün önünden. Tüm hayatıma yayıldı, tüm hayatımı mahvetti o görüntü.

Sonrası annesiz geçen upuzun bir çocukluk. Annemi istemeyen babamın beni de aslında hiç istemediğini anladığım ilk gençlik yılları. Annemin intiharının sebebini sonunda anladığım ergenlik yılları. Babamın ben doğduktan sonra annemden uzaklaşmasıyla başlayan ve onu defalarca aldatmasıyla devam eden çok mutsuz bir evlilik bitirmiş annemin hayatını. Ben farkına varmadan defalarca öldürmeye çalışmış kendimi, babam kılını bile kıpırdatmamış. Annem daha çok, daha çok depresyona girmiş ve geride küçücük, savunmasız bir kız çocuğu bırakacağını hiç umursamadan kendi hayatından, benden, bizden vazgeçmiş.

Babam annem öldükten sonra arka arkaya iki evlilik daha yaptı. İki üvey annem de benden hep nefret etti. Annem gitmişti, babamın umrunda değildim, üvey annelerimin gözünde canavardım. 18 yaşımı doldurunca ben de hemen teyzemin yanına yerleştim. O kanlı, o uğursuz evden uzaklaşmam lazımdı. Teyzem de kısa süre sonra ölünce tüm dünyada yapayalnız kaldım.

Ama tek bir konuda kararlıydım. Asla evlenmeyecektim. Tüm evlilikler kötüydü, tüm erkekler yalancı, tüm kadınlar bencildi. Hele çocuk doğurmak mı? Asla! Asla! Bir çocuğa böyle bir kötülük yapmayacaktım. Asla evlenmeyecek, asla anne olmayacaktım. Kararlıydım.

Çok talibim çıktı gençken. Tahmin edeceğin üzere hepsini reddettim. Ta ki karşıma Faruk Bey çıkana kadar. O zamanlar 28 yaşındaydım. O da 30'du. Bir kere evlenmiş, ayrılmıştı. Ben, kalbimin kapılarını sonsuza dek kapatan ben, Faruk Bey'e adeta ilk görüşte aşık oldum. Kendi kendime verdiğim 'Asla evlenmeyeceğim' sözleri kendimi Faruk Bey ile birlikte nikah masasında düşlediğim hayallere bırakmıştı. Faruk Bey de benim onu sevdiğim gibi beni sevdi ve hayallerim gerçek oldu. Evlendik.

Ama kendime verdiğim bir sözü bozmuş olsam da diğerini bozmamaya yeminliydim. Asla çocuk doğurmayacaktım. Faruk Bey'e evlenmeden başımdan geçenleri anlatmıştım. Annemin, çocukluğumun, sevgisizliğimin yasını beraber tutmuştuk. Evlendikten sonra da ona tekrarladım:

"Annem intihar etti. Çocuk istemiyorum" dedim.

Ama aradan birkaç yıl geçti, o gözlerinin içinde huzuru bulduğum, beni anladığına inandığım, aşkından gözümün hiçbir şeyin görmediği adam çocuk istediğini ima etmeye başladı. Anlamamazlıktan geldim, savuşturdum. Ama o vazgeçecek gibi değildi, sadece çocuk değil torun hayali de vardı onun. Ona haksızlık yapmak da istemiyordum, onu kaybetmeyi hiç istemiyordum ama çocuk konusu açıldığında annemin yatak odasındaki o soluk suratı geliyordu aklıma. Hiçbir çocuğun benimki gibi bir çocukluk yaşamasını istemiyordum.

Faruk Bey, evliliğimizin beşinci senesinde artık dayanamadı ve evi terk etti. Ölene kadar elini tutmak istediğim adam, tek aşkım, kalbimin çarpma sebebi yoktu artık. Beni bu dünyada sevmiş olan tek insan yoktu.

Faruk Bey'den sonra hayat benim için de bitti. Kendimi eve kapattım. Haftalarca evden çıkmadım. Aylarca ağzımı açıp tek bir kişiyle konuşmadım.

Kısacası yapayalnız bir çocukluk ve yaşlılık geçirdim ben kızım. Anneme dönüşmemek, annemin bana yaptığı bencilliği kimseye yapmamak için kendi hayatımı mahvettim.

Geçtiğimiz günlerde her şey için çok geç kaldığımı anladığım bir haber aldım. Faruk Bey ölmüştü. Cenazesine gittim, kızlarının ve karısının onun ardından gözyaşı döktüğünü izledim sessizce.

Sonra ayaklarım beni buraya getirdi. Sen bilmezsin, eskiden bu kafenin olduğu yerde Çınar Pastanesi vardı. Faruk Bey ile ilk kez burada buluşmuştuk biz. Onun koyu kahverengi gözlerine ilk defa burada bakmıştım. İçimi kocaman bir sıcaklık kaplamıştı. Buzlarla örülü dünyam o gün burada şu masalardan birinde otururken erimişti. Ben burada ilk ve son kez aşık olmuştum.

'Annem intihar etti. Çocuk istemiyorum' diyerek kaybettiğim adamı ben burada bulmuştum. O öldüğünden beri o yüzden buraya geliyorum. Mutlu olduğum tek anı hatırlamak için, Faruk Bey'e bunu borçlu olduğum için, anılarımı kaybetmemek için...

Camdan içeri bakarken ikimizi burada hayal ediyorum. Ama hala içeri giremiyorum. Sanki bu gençlerle dolu, bol kahkahalı, mutlu yere girersem tüm ömrüme yayılan o yalnızlıkla burayı da mahvederim, tüm anılarımızı kirletirim diye içeri girmeye cesaret edemiyorum.

Bu yalnızlıkla ben kimseye iyi gelmem kızım. Çok teşekkür ederim beni dinlediğin için ve limonata için. Annemi bencillikle suçlarken dünyanın en bencil insanına dönüşen ben gibi olma sen. Kalbini sevgiye aç. Benim gibi yalnız ve uzun bir hayata mahkum olma."

ayse-teyze-kafe

Ayşe Teyze, o günden sonra bir daha gelmedi. Belki de uzaktan izledi ilk aşık olduğu yeri, bilemiyorum. Tek bildiğim onun hikayesinin beni çok değiştirdiğiydi.

İşte bu yüzden hala emin değilim, ona o limonatayı ikram etmekle iyi bir şey yapıp yapmadığımı. Yaralarını açmış, 6 yaşından 90 yaşına kadar kanayan yerine yeniden tuz basmıştım. Şimdi neredeydi, ne yapıyordu, çok merak ediyordum.

Ayşe Teyze'nin kalbinin kırıldığı yerden kırılmıştı canım. Bencilliğimle yeni acılar yaratmıştım.

Kendime artık hep kızacak, hep gücenecek ama Ayşe Teyze'nin söylediklerini asla unutmayacaktım.

Editör

Yemek.com'u Youtube'da takip etmeyi unutmayın!

İZLEDoyamayanlar için bir de videomuz var!

Yorumlar

0 yorum yapılmış

Vallahi Bırakmayız, Bir Tabak Daha?