Yemek.com

Gizli Kalmış Duyguları Ortaya Çıkaran Baharat Kutusunun Hikayesi: Kırkbirlik

kirkbirlik-manset

Yemekle kadın arasında benzerlikler vardır. Bir kadının saf, naif hali her zaman güzeldir. O güzelliği görmek bazen zor olabilir. Makyaj, güzelliğin görünmesine yardımcı olur. Ortaya çıkartır. Yemekte de karıştırılan bir konu baharatlarla ilgilidir. Zannedilir ki baharat yemeği güzelleştirir. Aslında hayır, yemeğin ana oyuncuları zaten güzel olmak zorundadır. Baharat sadece bazı ana aktörleri ön plana çıkartır. Yani önceki hikayede bahsettiğim gibi baharat veya makyaj ana güzelliği ezmemeli tam tersi ana aktörler her zaman ön planda olmalıdır.

Bizim bu hikayemiz de babadan kalma Kırkbirlik baharat kutusuyla, enfes yemekler yapan Faruk’un bu kutuyu nasıl ve neden kırdığı üzerine...

Yıllar önce...

Zeynep ve Faruk 16 yıllık evli, mahalle arası ev yemekleri restoranı işleten tatlı bir çifttiler. Faruk idi mutfağın sahibi. Mutfak dışındaki dünya Zeynep’e aitti. Gelirler, giderler, alınacaklar, yani işin Faruk’a göre sevimsiz tarafıydı.

Sabah erkenden mutfağa girerdi Faruk. Malzeme aldırmak ona göre değildi, elindekilere göre yemek yapardı. Kırkbirlik kutusu tahta bir dolapta dururdu. İçinde nanesinden kekiğine bildiğimiz, bilmediğimiz çeşitler vardı. Eski olduğu belliydi. Babasının çakısıyla üstünde ismi kazılıydı Faruk’un. Baharatların kokusunun üstüne ayrıca ahşap kutunun kokusu eklenirdi dolabı açtığında sabahları.

Neden baharatlar bu kutudaydı ve Faruk neden her yemeğe buradan bazı baharatları ekliyordu pek bilmezdi Zeynep. Açıkcası merak etmiyor değildi ve konuyu bir iki defa açmıştı Faruk'a ama Faruk, "Baharat işte" deyip geçiştirmişti. Bazen yemeği servis edecekken eklerdi kutudan iki üç tutam bir şeyler. Kişiye özel baharat eklediği oluyordu yani. Ama akıl sır erdiremiyordu Zeynep olaya. Aynı masada, aynı yemeği yiyen iki kişiye aslında iki ayrı lezzet gidiyor ve işin güzeli ikisi de mutlu kalkıyorlardı masadan.

Zeynep bu sırrı öğrenecekti bir gün ve o gün gelip çatmıştı.

O gün mahallenin iki kavgalısı ve yaklaşık iki yıldır konuşmayan Cemil ve Ali abileri dükkandaydılar. Tesadüfen öğlen arasında ikisi de 5 dakika arayla dükkana girmişler ve (onlara göre maalesef) birbirlerini fark etmeden arada üç dört masa olacak şekilde oturmuşlardı. Birbirlerini gördüklerinde ise Faruk’a ayıp olur diye kalkamamışlardı. O gün kuru fasulye vardı. Hani güveçte pişer ya. (Ben de her hikayeye bir güveç sıkıştıracağım )

Kuru fasulye yanına azıcık pilav ve bir de cacık koydu Faruk. Cacık da cacıktı. Sanki kaşıktan bal damlıyordu kıvam olarak. Kuru fasulyeler masalara gitmeden önce Kırkbirlik açıldı ve Cemil’e ayrı, Ali’ye ayrı bir baharat ekleme töreni yapıldı. Elleri görseniz Faruk orkestra yönetiyordu. Sonra Zeynep’e işaret etti, "Soldaki tabak Ali’ye" dedi. Devamında mutfağa geçti ve arpadan, alttan mayalanmış azıcık soğuk ama lezzeti dolu birasını açtı ve mutfak servis penceresinden Cemil ile Ali’yi izlemeye başladı.

Ali ve Cemil hızlıca yiyip gitme niyetinde oldukları için tabak masaya konur konmaz kaşığı daldırdılar. Ali bir kaşık daha aldı. Birbirlerine bakmayan son iki yılın kavgalısı ama önceki yılların çocukluk arkadaşları Ali ile Cemil yemeği yedikçe gözlerini yerden kaldırmaya başlamışlardı. Ali yavaşça gözlerini Cemil'e çevirdi. Cemil’in gözleri çoktan Ali’ye dönmüştü ve dolu dolu olmuştu. Cemil tabağın yarısındayken ayağa kalktı ve "Hay benim gerizekalı başım" diyerek Ali’ye doğru yürüdü. Sarılıp ağladı bir süre. İki eski dost yeniden muhabbetlerine kavuşmuşlardı. Faruk gülümsedi. Yine başarmıştı. Neyi mi?

Kırkbirlik ile arka plana atılmış bazı duyguları öne çıkarmayı.

Zeynep kasadan olanları izlemişti olayı ama detayını çözememişti. İki yıldır birbirinin yüzüne bakmayan eski dostlar nasıl olmuştu da salya sümük sarılmıştı birbirine...

Akşam Faruk'a yanaştı ve sordu: "Ne oldu Faruk'cum bugün orada? Ne yaptın sen?..." Faruk biliyordu ne yaptığını, ne olduğunu. Aslında yıllardır çaktırmadan yapıyordu ama bu sefer biraz ortada olmuştu olanlar. Aldı Zeynep’i karşısına. Anlattı ona Kırkbirlik ile neler yaptığını. Aslında insanların arkada kalan duygularını çıkarmakta usta olduğunu, hangi baharatın neye yaradığını. Zeynep tekrar tanıdı kocasını o akşam. Derviş gibi kocası vardı. Faruk usta karısına anlatmayacaktı da kime anlatacaktı...

Zeynep’e bunun babasından devraldığı bir sır olduğunu ve kendisinde gizli kalması gerektiğini anlattı. Zeynep gözleriyle anladım dedi ve o gece bu konu maalesef 'şimdilik' kapandı.

Günler geçiyordu ve Zeynep arada ufak mucizelere şahit oluyordu ama sadece kendisi fark ediyordu. Suratsız mahalle kasabının her gün daha güleryüzlü olmasından, panik bakkal çırağının her öğlen yemeği sonrasında daha sakin bir adam oluşuna kadar. Ama Faruk bunu öyle usturuplu ve öyle sakin yapıyordu ki bunları kimse anlamıyordu. Zeynep hariç tabii.

Kırkbirlik'liğin kullanımının yüzlerce farklı yöntemi vardı. Hangisinden ne kadar, neye katılacak, sanki Mozart’ın bir senfonisini çalan bir orkestra şefi misali Faruk tarafından yönetiliyordu. Yemeğe, kişiye göre değişiyordu miktar ve çeşitler.

Aylar sonra alışmıştı Zeynep bu olaya, hatta gurur duyuyordu kocasıyla. Eee ne de olsa alem düz yemek yaparken Faruk usta yemeğin püf noktasından dokunup keyif katıyordu hayatlara...

Zeynep yavaş yavaş Faruk’un hoşlanmadığı ama iyi niyetli işler yapmaya başladı. Mahallede arka plana atılmış dertleri olup keyfi yerinde olmayanları bahaneyle dükkana getiriyordu. Faruk’tan çaktırmadan Kırkbirlik ile destek olmasını istiyordu.

Bir gün kocası vefat eden Nurgül ablayı dükkana getirdi. Nurgül abla kocasını kaybettiğinden beri pek dışarı çıkmıyordu ve evinin dışında da yemezdi. Zeynep'in komşusunun bu karalar bağlamış hali bir yılı aşkın süredir devam ediyordu ve aslında mahalleli de üzülür olmuştu. Faruk "Tamam" dedi. Kahvaltı zamanı geldikleri için çok basit bir menemen yapacaktı. İyi saklardı yumurta baharatları. Önce tereyağını gezdirdi hafif kızmış tavasında, sonra içinde anlaşılmaz hale gelecek kadar küçük kestiği sarımsakları attı yağların üstüne. Sarımsaklar asitleri salıp hafif hafif sararırken bir karıncanın taşıyabileceği büyüklükte kestiği biberleri ekledi tavaya. Sonra domatesi, yumurtası derken arada Kırkbirlik kutusundan ben diyim yedi siz deyin sekiz ayrı baharatı yavaş yavaş ekledi ve sarılarıyla beyazı karıştırarak son haline getirdi.

Babadan kalma önlüğü üzerinde, mutfak el bezi sol omzunda tavasıyla masaya yürüdü. Zeynep ile Nurgül abla masada sohbet ediyorlardı. "E hadi afiyet olsun direkt buradan yiyin" deyip masaya bıraktı. Kahvaltı bittiğinde Nurgül abla orta kahve istedi. En son dükkandan çıkarken ne yaptıklarını anlamış gibi "Sağolasınız" dedi. Karalar bağlamış olan Nurgül abla ertesi gün değişmişti. Yeşil entarisi içinde selam vererek geçti dükkanın önünden. Zeynep ve Faruk gülümseyerek baktılar Nurgül ablaya. Faruk yine de hafif huzursuzdu bu kadar müdahale ettiği için insanlara.

İstanbul’da Çikolata filmine benzer bir olaya gidiyordu bu muhabbet. Zeynep bir parça abartmaya başlamıştı. Faruk da eşinin iyi niyetini seziyor ama aldığı keyif de azalmaya başlıyordu yavaş yavaş.

Böyle geçen beş altı ay sonrasında Zeynep yine iyi niyetle mahallede iki yıllık evli ama son aylarda araları tatsız olan bir çifti dükkana akşam iki kadeh yuvarlamaya çağırmıştı. "Dükkanı kapatıyoruz sizin için hadi gelin" diye de hafiften bi' baskı yapmıştı gelmezlerse diye.

Kızın ismi Rüya idi. Rüya oldukça mutsuz, keyifsizdi son dönemde. Aslında ayrılmak istiyordu. Kocası Emrah'ın hiç bir hatası yoktu. Sadece Rüya sevgisini kaybetmiş ve Emrah'ı üzmeden ayrılmak istiyordu. Zeynep o akşam bir çilingir sofrası hazırlatmıştı Faruk'a. Amaç Kırkbirlik ile Rüya’nın biten aşkını canlandırmak ve çiftin evliliğini tekrar keyifli hale getirmekti.

Akşam olunca dükkanda sofra kuruldu. Mezeler dizildi, aslan sütü bardaklara dolduruldu. Faruk yemeği sohbet sırasında hazırlayacaktı. Yemek zamanı gelince Faruk affını istedi masadan. Mutfağa geçti. Kafasındaki plan değişmişti. Birazdan olan olacaktı.

Edirne tava ciğeri yapacaktı. Zaten öncesinden süte yatırmıştı dana ciğerini. Ciğer yıkanmaz diye düşünenlerdendi Faruk. Dana ciğeri almıştı damarları daha az diye. Güzelce çıkartıp dilim dilim dilimlemiş ve sonra sütte dinlenmeye bırakmıştı. Sonrası Edirne’deki ustalardan çok da farklı değildi. Derin bir tavada una banılmış ciğerler güçlü bir ateşle iki dakikada olurverdiler. Onlar da acele ediyorlardı muhabbete katılmak için. Yanlarına soğanlar dilimlenmiş ve servise hazır hale gelmişlerdi.

Sonra Kırkbirlik açıldı ama en ağır senfonisini yazacaktı bu akşam Faruk. İki el kutudan çeşit çeşit baharatı ciğerlerin üstüne doğru savurdu. Sanki kış günü renkli karlar yağıyordu ciğerlerin üstüne.

Sonra içeri girdi ve masaya bıraktı tabağı: "Hadi buyrun"

Ciğerler keyifle yendi, kadehler tekrar doldu boşaldı. Yemek bittiğinde Emrah ayağa kalktı "Rüya" dedi. Ellerini tuttu karısının "İstediğin gibi olsun, zorla güzellik olmaz" dedi. Ceketini alıp çıktı dükkandan. Ardından Rüya kalktı. Gözleri dolu, mutlu mu mutsuz mu anlaşılmayan bir yüz ifadesiyle “Sağolasınız” dedi gözleriyle ikisine de...

Zeynep ise... Ben bile yazamadım nasıl bir halde olduğunu, gerçekten kelimeler kifayetsizdi o an Zeynep için. Faruk yavaşça kalktı masadan ve Kırkbirlik'i getirdi yemek sofrasına. "Bak Zeynep’im" dedi. "Bu yanlış, ben zaten güzel olan ama arkada kalmış güzellikleri ortaya çıkarmak için kullandım Kırkbirlik'i ama artık sen başka şeyleri bastırmak veya olmayan şeyleri olur hale getirmek için kullanmamı istedin. Bu ben değilim, yaptıklarım Kırkbirlik için babama verdiğim söz hiç değil" dedi. "Keyif almadığım şeyi yapamam özür dilerim" diyerek masanın ortasında duran Kırkbirlik kutusunu alıp sokağa doğru attı açık kapıdan...

Paramparça oldu kutu.

Önlüğü çıkartıp Zeynep’e verdi. "Bu yaptığım son yemekti bundan sonra başka bir şeyler yapıp yaşayacağız ama bunları yarın düşünürüz" dedi.

Yukarı, eve doğru yollandı Faruk...

Tek başına, bütün gece o masada oturdu Zeynep...

Not: Manşet görseli yazarın kendi çizimleridir.

İZLE
Doyamayanlar için bir de videomuz var!