Yemek.com

Tek Kişilik Masaya İki Kişilik Sofra Kuran Enfes Hikaye: Pierre ve Ömer

pierre-omer-manset

Bir sabah masama bir gazete bıraktı Ayşe. Gazetede bir Fransız. Mösyö Pierre. Önce "Bana ne?" diyecektim ama adam benim bıyıkları uzatılmış ve kravat yerine fular takılmış halim. Dün gazetelerin Pazar eklerinden birisinde Fransızca bir gazeteden çevrilmiş bir yazısının yanında, fotoğrafını görüp bana benzetince almış getirmiş gazeteyi. "Oooo hayırlı olsun Ömer, ek işlere girmişsin. Fransızca da konuşuyormuşsun, haberimiz yokmuş" diyen Ayşe’ya güldüm ama 'masadan uzaklaş, çekemem seni' bakışı attım dayanamayarak. Bu arada Pierre’e de bakıp "Amma benziyormuşum gerçekten" diye içimden geçirdim.

Yazı klasik restoran kritiklerinden birisiyidi. Fransa’da üç dört restoran hakkında yorum, kritik. Amcamız gurme dedikleri sınıftandı anladığım kadarıyla. Bizim gazetelerde yer alma sebebi ise, bir tane de Türk restoranı hakkında yazı yazmış ve beş üzerinde üç buçuk yıldız vermişti (üç buçuk yıldız iyi bir puandı).

Her çalışan Türk yönetici modelinde olduğu gibi on dakika sonra finans direktörülüğünün getirdiği motivasyonla işe gömülmüş ve Pierre’i unutmuştum. Akşam çıkarken gazete tekrar gözüme geldi. Hemen Pierre amcamızı Twitter ve Instagram gibi sosyal faaliyet alanlarından bulup takibe aldım. Ayrıca bir tane de blog’u vardı. Blog sitesini de favorilere ekledim.

Günler geçtikçe bizim Mösyö Pierre’in gezdiği yerleri incelemeye ve öğrenmeye merak saldım. Açıkcası yeme/ içme konularında bira dışında merakı olmayan bir adamdım ama Pierre sayesinde ufak tefek ayrıntılar da öğrenmiyor değildim. Mesela fish and chips olayının İngiltere’de meşhur olduğunu ve Mezgit veya Kod balığından yapıldığını ya da İngiltere’de aynı şarap gibi yıllarca saklamaya müsait biraların olduğunu Pierre amca sayesinde öğrendim. Londra’da birçok lokal bar içinde Cask’ın bira çeşitliliği ve ödülleriyle ayrı bir yerde olduğunu Pierre öğretti bana. Böylece gittiğim şehirlerde lokal ve keyifli mekanları keşfetmeye başladım.

Açıkçası yazıları basit, halk dilinde ve lokal restoranlar üzerine kuruluydu. Hatta bir keresinde amatör bir yazarın hikayesinde öğrendiğim salaş bir Barselona restoranı olan Bar Restaurante Romesco'nun aslında o şehirde yiyebileceğimiz en güzel lokal yemekleri pişirdiğini öğrendim. Yani açıkcası Pierre bizden birisiyidi. Farkı Fransız olmasıydı. Bundan sonraki dönemde onun tavsiye ettiği yerlere ve restoranlara gitmeye başladık. Türkiye dışına tatile çok çıkmazdım ama sevgilim Zeynep'le beraber tatilleri onun yazıları üstüne kurgulamaya başladık. Mesela bir haftasonu Milan’a gittik. Gittiğimiz yerler sırasıyla Luini Panzerotti ve Birrificio Lambrate idi.

İlk durağımız olan Luini Panzerotti lokal ve popüler bir yerdi ve Piazza del Duomo’ya yürüme mesafesindeydi. Önündeki sırayı görseniz herhalde derbi maçı biletleri satışa çıkmış zannederdiniz. Ama lezzet o kuyruğa tekrar girmeye deyecek kadar güzeldi. Ne mi yedik? Onu gelip tatmanız lazım.

Akşamında ise metro artı iki vasıta üzerine, dar ve karanlık ara sokaklarla ulaşılan ama ulaşıldığında sadece İtalyanların olduğu nefis bir taze bira üretim fabrikası ve onun restoranına ulaştık. Önce test bardaklarından biralarımızı içtik, sonra inanılmaz bir lazanya ve nefis bir güveç yedik. Birrificio Lambrate herhalde Milan’da en İtalyan gibi hissederek yemek yediğimiz yerdi.

Neyse daha da başınızı ağrıtmayayım. Bu keşiflerle aylar geçti. Zeynep ve ben, Mösyö Pierre nereyi yazdıysa gitmeye ve hayatımızın tatil kısmını onun ellerine bırakmaya karar verdik. Bu arada kendisi Fransızca bir dergide ve gazetede yazıyordu. Öncesinde yazıları Fransızca bile arkadaşlarıma çevirttiriyordum ama bir süre sonra Pierre amcaya bağlılığım daha da arttığı için yazıları direk okumak ve anlamak istedim ve Fransızca kurslarına gitmeye başladım.

Açıkcası olay saplantı düzeyindeydi. Millet, U2, Madonna hayranı olur ben ise Mösyö Pierre hayranı olmuştum. Benim bu ilgim aslında Zeynep'le olan ilişkimin keyfini artırıyordu ve Zeynep de bu durumdan son derece hoşnuttu.

Bu şekilde gezip tozarken keyifli bir haber aldım. Mösyö Pierre’in bazı restoranları keşif için İstanbul'a geleceğini Fransız dergisinden öğrendim. Öğrendim diyorum çünkü kendisinin hiçbir yazısında veya haberinde plan program vermiyordu. Hatta başlangıçta Ayşe’nin gösterdiği gazetedeki fotoğrafı dışında başka fotoğrafı da yoktu ama bu sefer planını paylaşmıştı.

Twitter üzerinden mesaj, gazete ve dergiye e-posta atmak suretiyle kendisiyle bağlantı kurmaya çalıştım ve Türkiye ziyareti sırasında gelirse beraber yemek yeme isteğimi ilettim. Hayranı olduğumu belirttim. Lakin hiç geri dönüş olmadı. Açıkçası umutsuzluğa ve bir parça da hayal kırıklığına kapılmıştım. Mütevazi restoranlara giden bir adamın Türkiye’den bir hayranına bir 10 dakika, bir yemek, ne bileyim bir merhabalık zaman ayırması gerekir diye düşünüyordum. Sonra abartma dedim. Sen kim o kim...

Ama...

Ama bir gece uyku öncesi televizyon kanallarını gezerken Twitter üzerinden "Mösyö Pierre sizi takip ediyor" uyarısıyla yüzümün şekli değişti. Hemen cebimi aldım ve Twitter’ı açtım. Sonrasında çok sürmedi 5 dakika içinde 'direkt mesaj' geldi: Sizinle İstanbul’da buluşmayı çok isterim, uygun olursa yarın akşam saat 8'de, siz, Zeynep ve ben Horhor caddesinde Şavak Usta’da kebap yiyelim.

Hayda adam İstanbul’a ilk defa geliyordu. Horhor caddesini biliyordu. Üstüne üstlük Şavak Usta’yı biliyordu. Abuk sabuk bir durumdu. Tabii heyecan maksimumdu. Ertesi gün işten erken çıkıp kız arkadaşımı aldım. Doğru Aksaray. Yolda araba ile kaza yaparım ya da gecikme ihtimali olur diye taksiyle yollandık.

Sekizde oradaydık. Ama kimse yoktu. E tabi adam Fransa’dan geliyordu. Biraz bekletsindi. Biz her gün şehir içinde gecikiyoruz onun için normal diye düşündüm. Sonra yarım saat geçti. Pierre hala yoktu. 9'a çeyrek vardı, Pierre kapıdan girmemişti. Saat 9 olduğunda Pierre'in gelmeyeceğini kabullenmiştim. Zeynep'le az biraz kebap yiyip üstüne mırramızı içip kalktık. Eve geldiğimde elinden şekeri alınmış bir çocuk gibi gözü dolu ve hayatı kararmış şekilde koltuğa oturdum kaldım.

İki üç gün geçmiş ama hala hayal kırıklığı içinde olayı düşünüyordum. Mesaj atmayı düşünmüştüm ama Pierre resmen benimle dalga geçmişti ve gururuma yedirememiştim. Hafta sonu arkadaşlarımın evinde kahvaltıya gitmiştik. Orada Pazar eklerini karıştırken tam orta sayfada Pierre’i gördüm. "Türkiye’den bir Fransız geçti" başlığıyla İstanbul’da gezdiği restoranları anlatıyordu. Haberin ikinci sayfasına geçtiğimde birisi şaka yapıyor zannettim. Mösyö Pierre, Zeynep ve ben; Şavak Usta’da beraber karışık kebap yerken fotoğrafımımız vardı. Gazeteye tekrar baktım. Gerçekten yemek yiyorduk ve üç kişiyidik. Masadan hızla kalktım. Saçma bir olaydı bu. Korhan Ercin diye bir amatör yazarın saçma sapan “magic” içeren bir sürü hikayesini okuyup gülmüştüm ama bu sefer benim başıma gerçek hayatta aynı tarzda bi durum gelmişti. O sırada bunların üstüne twitter’dan bir mesaj geldi. Pierre’den direk bana bir mesaj idi. Teşekkür ediyordu. Dalga mı geçiyordu? Kız arkadaşım ve ben olaya anlam veremedik ama kime anlatsak ne diyecektik? Nasıl anlatacaktık?

Ama bu saçma durumun cilası ertesi gün gerçekleşti. Ben işyerine yüzde sıfır konsantrasyon çalışırken yine cep telefonumdan banka uygulamasından "para transferi gerçekleşti" mesajı geldi. Ne parası? Ne transferi? Hemen internet bankacılığıma girdim. Fransa’da bir hesaptan 342.560 Euro benim hesabıma transfer edilmişti. Hemen bankayı aradım. Fransa’daki X bankasından para transferi olduğunu ilettiler. İletici hesaba baktığımda Pierre Belmondo yazıyordu hesap sahibi olarak. Ve son nokta e-postalarıma düşen Fransızca bir e-posta ile oldu. E-posta X dergisinden geliyordu ve az buçuk Fransızca konuşma yeteneğim sayesinde anladığım kadarıyla bu haftaki yazımın geciktiğini ve ters bir durum varsa bir hafta izinli olabileceğimi ama sayfanın boş kalması durumuna istinaden yazıyı iletip iletemeyeceğimi soruyorlardı.

“Ne yazısı? Ne dergisi?”

Diyecektim ama e-posta hesabımda bu e-posta öncesi onlarca yazışma olduğunu fark ettim. Her hafta bu dergiye yazılar göndermiştim ve onlardan da son onay için cevaplar gelmişti. Pierre’in yazdığı tüm yazılar benim e-posta adresimden gönderilmişti. Herif benim e-posta hesabımı hacklemişti!!!

Veya...

Veya ben aslında salağın önde gideniydim. Yazılardan anlatılan yemekler ve yenilen şeylerle benim yaptıklarım bire bir aynıydı. Yoksa aslında ben gezip sonra da dergi ve gazeteler için yazılar mı yazmıştım? Ama ben o gezileri Pierre’in yazılarında okuyup yapmıştım, yani önce Pierre yapmıştı ve sonra ben yapmıştım ama gerçek öyle gözükmüyordu.

Ya da...

Aslında Pierre bendim.

Gerçek ne idi bilmiyordum artık ama ne yapacağımı biliyordum. Herhalde en doğru hareketi o an yaptım. Önce dergiye yedi sekiz aylık kurs Fransızcamın çok ötesinde bir Fransızca ile sağlık sorunları sebebiyle bir iki hafta ara rica ettiğimi yazdım. Sonra Twitter üzerinde Mösyö Pierre’e veya diğer ismiyle Ömer Bey'e teşekkür ettim. Sonra da bir A4 kağıda istifamı yazıp şirket sahibine ilettim. Artık Ömer yoktu. Pierre vardı ve yeni restoranlar, yeni mekanlar vardı.

Kalan otuz kırk yılım bana aitti. Bu hikayede olanlar mı? İngiliz şarkıcı Black (Colin Vearncombe)’nin dediği gibi "Everything is changing when you think about it there is not much you can do about it".

İZLE
Doyamayanlar için bir de videomuz var!