Yemek.com

Konusuyla, Sahneleriyle Sinemaya En Güzel Masayı Kuran 8 Harika Film

sinemaya-damga-vuran-filmler

Şimdi dürüst olalım: Film var, film var.

"Yemek konulu filmler"den bahsetmiyoruz. Aksine konusu direkt olarak yemek olmasa da yemek ekseninde dönen ve yemekle ilgili akıllara durgunluk veren sahneleri olan kült filmlerden bahsediyoruz.

Biraz kirleniyoruz, yüzümüze hafif domates, ellerimize biraz yumurta bulaştırıyoruz ve sinemayı baharatlandırıp, yoğurmaya başlıyoruz ve ciddi anlamda SPOILER uyarısı veriyoruz.

Clemenza tarifi verir: The Godfather, domates sos tarifi

Hakkında açıklama yapmaya bile gerek olmayan meşhur The Godfather serisinin birinci filmine damga vuran Sicilya usulü domates sosu tarifi, hiçbir yemekseverin gözünden kaçamayacak kadar önemlidir. Baba serilerinin hemen hemen hepsinde yemeğin önemli bir yeri olduğu da su götürmez bir gerçek.

Baba'nın adamları bir evde saklanırken, aralarından en haydut olan Peter Clemenza büyük bir soğuk kanlılıkla aşçı önlüğünü takar ve makarna hazırlamaya başlar (İtalyanlar için çok normal canım). Yanına Baba'nın küçük oğlu Michael'i çağıran Peter, ona bu özel sosun tarifini verir: Öncelikle derin bir tencereye zeytinyağı konur, üstüne ince ince kıyılmış sarımsak, taze domates rendesi, domates salçası, önceden pişirilmiş köfte, bir bardak koyu kırmızı şarap ve bir kaşık şeker eklenir. Hepsi tencerede kaynatılır sonra ocağın altı kısılır. 15-20 dakika tahta kaşık yardımı ile karıştırılır. Daha sonra haşlanan spaghetti’nin olduğu tencereye dökülür ve sonra servis edilir. Makarna sosuna sarımsak koymak her baba yiğidin harcı değildir. Herkes uygun miktarda sarımsak koymayı beceremez.

Blogtan kitaba: Julie & Julia

Meryl Streep’in ünlü kadın aşçı Julia Child’ı canlandırdığı Julie & Julia’da iki kadının gerçek hikayeleri anlatılıyor. Farklı yıllarda farklı mekanlarda geçen filmde, Julia Child gerçek hayatta da olduğu gibi televizyonda yemek programı sunan ve yemek kitabı olan bir aşçı. Sırf eşine güzel yemekler yapmak için Cordon Bleu’ya giden ve ünlü bir aşçıya dönüşen Julia Child’ın hayatı yemeğe meraklı her kadının hayalini süsler cinsten. Bu hayallerden birinin sahibi de Julie. New York’ta yaşayan ve iş hayatının rutininden çok sıkılan kadın, kendine bir yemek bloğu açmaya karar verir. Julia Child’ın büyük hayranı olan Julie, Child’ın yazdığı "Mastering The Art of French Cooking" kitabında yer alan 524 yemek tarifini 1 yıl içerisinde yapmaya karar verir. Sürekli Julie’nin Julia Child’ın tariflerini yapmaya çalışmasıyla fena halde ağız sulandıran filmde kahramanımız Julie’nin gerçek hayatta da blog deneyiminden sonra iki kitabı var.

O mutfağınızda isteyeceğiniz bir fare: Ratatouille

Minicik bir farenin peşinden Fransa’nın en gurme restoranlarından birinin mutfağındayız. Animasyon bile olsa candır çeker durumu Pixar imzalı Ratatouille’e çok uyuyor. Fare Remy, yemek peşinde değil aşçı olmak peşindedir. Farelerin gurmesi olan Remy, lağım çukurundan girdiği restoranın içinde insanlara gözükmeden hayallerini gerçekleştirmeye çalışır. Çünkü o bir faredir ve hiçbir aşçının mutfağında bir fareye yer yoktur! Yer yer imkansız diye bir şey yoktur mesajı veren filmde, bir fareden ileri derecede mutfak dersleri almaya hazır olun. Yemek eleştirmeni Anton Ego’yu hazırladığı ratatouille ile çocukluğuna döndüren faremiz, ünlü aşçı Gusteau nun 'Anyone can Cook' adlı kitabını okuya okuya bir şef olma hayalleri kurar ve başarır. Son derece gerçekçi bu animasyon ile içinizde azıcık bir aşçılık güdüsü varsa bile depreşeceğinden ve fare yapıyorsa ben de yaparım diyeceğinizden şüphemiz yok!

İtalya yolcusu kalmasın: The Trip to Italy

İki gurmenin yapacak işi gücü yok (yemekten başka) gastronomik bir tura çıkıyorlar. Steve Coogan ve Rob Brydon’ın Kuzey İtalya’daki restoranları gezerek durmadan tadımlar yaptığı filmde, hem İtalyan mutfağına olan hayranlığınız perçinleşecek hem de pazartesi günü gitmeniz gereken bir işiniz varsa canınız fena halde sıkılacak. Programa göre altı farklı restoranda altı farklı yemek yiyecek olan ikili, mesleki açıdan rakip olsalar da yemeğin yakınlaştırıcı etkisi altında kalırlar. İzlerken hem yemeklerin görselliği hem de doğanın güzelliğine doyacağınız The Trip To Italy, yemek severlerin sıkılmadan izleyebileceği bir film.

Aşk, tutku ve tabii ki yemek: I am Love

Muhteşem Tilda Swinton’ın adı aşklı ama aşktan çok yemekli filmi I am Love. Milano’da göz kamaştıran bir malikanede geçiyor. Yalnız bir ev kadını olan Emma (Tilda Swinton) sıkıntıdan gönlünü oğlunun bir aşçı olan arkadaşına kaptırıyor. Yaşadıkları yasak ilişkinin ekseninde yer alan yemek, filmin birleştirici unsuru olarak her yerde baskın bir biçimde göze çarpıyor. En önemli konuşmaların geçtiği yemek masası, sofra düzeni ve detaylar yemekseverleri son derece tatmin edecek titizlikte. Sadece trailer’ını izleyince bile yemeğe doyabileceğiniz I am Love, tutku, ihtiras ve aşkın yemekte vücut bulmuş hali.

Hangardan bozma restoran: Soul Kitchen

Yolu yemekten geçen herkesin bir şekilde yolunun kesişeceği Soul Kitchen, Fatih Akın imzası taşıyan bir film. Filmde, restoranında ucuz malzeme ve vasıfsız eleman sıkıntısı yüzünden iş yapamayan Zinos isimli adamın başından geçen olayları izliyoruz. Herkesin hayalindeki "Kafama göre bir mekanım olsun" mottosuyla elde avuçta pek bir şey olmadan kör göze parmak çıkılan yoldaki engeller ciddi ciddi hayatın tam içinden kopup geliyor.

Kötü sunumlu, lezzetsiz yemekler ve korkunç bir servisle ayakta durmaya çalışan bir mekanı iyi bir aşçı alarak yeniden diriltmeye çalışan mekan sahibinin başından geçenler, son derece esprili bir dille anlatılıyor. Almanya’nın Hamburg kentinde eskiden sanayi bölgesi olan bir yerdeki hangardan bozma Soul Kitchen isimli restoran, yeni aşçısı sayesinde her akşam dolup taşan, popüler bir restorana dönüşüyor. Duvara Karşı'dan hatırladığımız Birol Ünel huysuz ve mükemmeliyetçi şef kimliğiyle Soul Kitchen’ı diriltiyor. Yakaladığı başarıdan sonra Soul Kitchen isimli bir müzik albümüne de sahip olan film, yemeği ruhunuza işletmek konusunda oldukça başarılı.

Fırında Michael: The Cook, The Thief, His Wife & Her Lover

Aşçı hırsıza, hırsız karısına, o da aşığına diye devam ettiresi gelse de insanın, mesele pek öyle değil. Yani mevzu o kadar basit değil. Anlamak için epey çaba sarf etmenizi gerektirecek ama sonunda da buna değecek bir Peter Greenaway filminden bahsetmek istiyorum size.

Filmin konusunu özetlemek gerekirse... Muhteşem bir restorandayız. Restoranın sahibi Albert (Michael Gambon), ahlaksız bir işletmeci. Etrafında restoranda yemek yiyen ama hesap ödemeyen boş tiplerle ve karısı Georgina (Hellen Mirren) ile her akşam sahibi olduğu restoranda Frans Hals’ın tablosu altında yemek yerler. Mutsuz eş Georgina, restorana gelen müşterilerden biriyle işi pişirir ve restoranın muhtelif yerlerinde birlikte fırında mercimek yaparlar. Bu kaçamaklar zamanla tutkulu bir aşka dönüşür. Restoranın aşçısı, "Ben aşkı yaşayamadım bari siz yaşayın" dercesine Georgina’ya ve aşığına yardım eder ve ortam hazırlar.

Kötü adam Albert, bu ilişkiden haberdar olur ve olaylar gelişir. Nasıl mı? Siyasi göndermelerle, hatta gizli simgelerle dolu film narsizm, erotizm, faşizm eleştirisi ve marksizm övgüsünden izler taşırken aynı zamanda Thatcher dönemine de bir başkaldırı niteliğindedir. Gelelim insanı yemekten soğutan vurucu sahneye: Sonunda restorana gelip kitabını okuyan, gelmişken de tuvalette patronun mutsuz karısını mutlu eden entelektüel aşığa Albert tarafından okuduğu kitap yedirilir. Restoranın akşam yemeğinde ise sürpriz bir şekilde "Fırında Michael" vardır. "Cannibalism"e damga vuran bu sahne, Peter Greenaway’in en cesur yapıtı olarak biliniyor.

Ekmek yoksa, birbirlerini yesinler: Marie Antoinette

İnsanlığa yapılmış en büyük ayıplardan biri olan Marie Antoinette, canınızı çektirecek ne varsa diyetinizi bozdurmak adına sizi yoldan çıkarmaya kararlı. Her tatlı komasında rengarenk makaronlu ve pastalı sahneleriyle akla gelen film, özellikle pastane ürünlerine karşı ayrı bir zaafı olanları can evinden yakalıyor. Avusturya düşesi Marie Antoinette’in Louis ile olan mutsuz evliliği, mutluluğu pastalarda aramasına sebep olurken, olan izleyiciye oluyor. Versailles’de Fransa’nın ekonomik olarak kötü bir dönemde olmasından etkilenmeden bir eli yağda bir eli balda yaşayan Marie Antoinette’in “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler sözü” halk arasında büyük bir isyana sebep oluyor. Gösterişli sofralar, İngiliz 5 çayları ve zengin kokteyller dendiği vakit, bu film saygı duruşunu hak ediyor.

İZLE
Doyamayanlar için bir de videomuz var!