Yemek.com

Küçükken Çok Güzel Çocuklar Olduğumuzun 15 Nostaljik Kanıtı

doksanlar-guzel-cocuklar

Daha çocuğuz. Kupon biriktirerek aldığımız bisikletlerimizle geziyor, biriktirdiğimiz gazoz kapaklarıyla oynuyor, cips paketlerinde taso arıyor, otomatik kalem kutuları kullanıyoruz. Pazar akşamları Bizimkiler’i izliyor, Tarkan’ın Kıl Oldum Abi’sini ezberliyor, atari oynuyor, Hugo’nun parmaklarımızın ucunda olmasının hayallerini kuruyoruz.

Peynirli Tombi’ye bayılıyor, sokakta oynarken acıkınca anneden ekmek arası veya bir dondurma parası istiyoruz. Annemiz dünyanın en iyi şefi, şuan dışarıda tonla para verip yediğimiz ne varsa hepsini kendi evde yapabilen bir süper kahraman. Bayılıyoruz.

Nitekim, ‘90’ları seviyoruz. ‘90’larda çocuk olmayı da.

Güzel çocuklardık 90'larda.

Kurusun diye bahçede ya da misafir odasında bekletilen tarhanaya dadanırdık

Yazın geldiğini kıpkırmızı domateslerden anlardık en çok, Pazardan alınan kilo kilo domates, kış aylarında tabağımızdaki mis gibi tarhana olmak için sıra beklerdi. Annelerimizin tarhanası da güzeldi elbette; ama hiçbir şey anneanne tarhanası kadar olamazdı.

Anneanneye ziyarete gidip misafir odasına ya da kullanılmayan odaya kurusun diye çarşafın üstüne yere serilen tarhanadan tırtıklamayı, torununa kuruyan tarhanadan çorba pişiren anneannenin elinin lezzetinden çorba içmenin zevki bambaşkaydı. Şimdi nerede o anneanne tarhanası.

Makarnaya dökülsün diye dolapta bekleyen domates sosuna ekmekle dalardık

Yaz demek anne için sebze stoklamak demekti. Pazardan alınan onlarca kilo köy domatesinin bir kısmı tarhanaya kullanıldıktan sonra geri kalanı doğranarak buzluğa ‘domates sosu’ olarak kaldırılır, bütün kış mutfağın domates ihtiyacı buradan karşılanırdı.

Kilo kilo domatesi doğrayan anne yeşil biberlerle birlikte tava ya da tencerede biraz çevirir, bir porsiyonu ayırıp gerisini kavanoz ve poşetlerle buzluğa kaldırırdı. Dışarıda kalan o bir porsiyon ise bazen makarnaya sos, bazen de birkaç yumurta kırılarak önümüze menemen olarak gelir; anne insanı bir öğünü daha aradan çıkarmaktan, biz ise her zamanki gibi yemek harcına ekmek banmaktan zevk duyardık.

Komşu teyzelerin bizim evde birleşip yaptığı erişte ve mantıya saldırırdık

Mantının mevsimi pek olmaz; ama kutsal bir amaç için bir araya gelen kadınlar, erişte ve mantıyı genelde bir arada çıkarırdı. Anne insanı anneanne, hala, teyze gibi ailenin kadınlarıyla ya da komşu teyzelerle Voltran’ı oluşturur, eriştesini de, mantısını da hazırlayıp buzluğa atıverirdi.

Kimi zaman çok fazla miktarda yapılır, herkese 1-2 pişirimlik ikram edilirdi yardımlarından dolayı ya da aynı ekip herkesin evine giderek hamur işi hazırlama döngüsünü tamamlar, buzluklara mantı doldurur, midelere ziyafet sunardı. Bu arada evin çocuğu olarak elbette içi kıymayla dolan hamurdan 1-2 tane aşırmak da cipsten taso çıkması kadar güzeldi. O mantının tadını unuttuk şimdilerde.

Yaprak sarmayı çiğ çiğ yediğimiz için annemizden "Midende kurt olacak" sözünü duyardık

Zamanında bilemediniz değerini, dondurma kutularını açınca hayal kırıklığına uğradınız, ‘dondurma olsaydı ya’ dediniz, şimdi pişmansınız değil mi? Öğle vakitlerinde işyerine ev yemekleri yapan restorandan sipariş verdiğimiz o sarmalar da kesmedi bizi, karşılamadı ‘anne sarması’ beklentimizi; çünkü annenin yaprak sarması hiçbir şeye benzemez.

Eğer Ege bölgesinde doğmuş ve büyümüşseniz Ege’nin tazecik asma yapraklarını dalından toplama zevkine de erişmişsiniz demektir. Bu yüzdendir ki her yaprağı beğenmezsiniz. Anne ya da anneanne kişisi, dalından topladığı veya size toplattığı yaprakları bir güzel haşlar, kıymalı harçla hemencecik sarıverir. Eğer o gün şanslıysanız yaprakları sarıp tek tek tencereye koyan annenin “Yeme kurt yapar” sözüne aldırmadan bir iki sarma kapabilirsiniz. Keşke dondurma kutusundan anne sarması çıksaydı.

Evde yapılan cipsleri dünyanın bütün pringles'larından lezzetli görürdük

Çok değil, çocukluğumuza kadar gidiyoruz yine. Barbie ile Ken henüz birlikte, akülü arabalar her çocuğun hayali, Almanya’dan gelen çikolatalar çok değerli, cips çeşidi az, Pringles bir zenginlik belirtisi.

O zamanlar öyle her şeyi hazır alma durumu yok. Her şey anne elinden çıkıyor, evde hazırlanıyor. Canın cips mi istedi, anne kişisine azıcık şımarıyorsun, kağıt gibi dilimlediği patatesleri tavada ya da fritözde kızartarak cips yapıyor sana. Öyle güzel ki anne cipsi, tüm fabrikasyon muadillerine bin basar. Üstelik katkı maddesi de yok; patates, yağ, tuz. Bir de anne eli lezzeti. Daha ne olsun?

Balkonda asılı duran patlıcan ve biberlerle oyunlar oynardık

Çocukken en anlam veremediğimiz şeylerden biri de balkonda kolye gibi ipe dizili asılmış biber ve patlıcanlardandı. Biz ki çocuk olarak zaten patlıcan, biber, kabak gibi yararlı şeyleri sevmezdik, bir de bunların balkonda asılı olmasını hiç anlayamadık. O patlıcanlar neden kurutuluyordu, kuru biber diye bir şey var mıydı hiç uzun uzadıya düşünmedik; ama mahallenin tüm balkonlarında asılı görmeye alışkındık. Bir yere ev demek için orada patlıcan ve biber kuruları görmek gerekiyordu.

Kurusun diye ilk asıldıklarında dokunmaz, kuruduktan sonra ise evde sıkıldığımızda kendimize oyunlar çıkarırdık. Değerini şimdi çok daha iyi anladık.

Sarı kapaklı plastik şişelere ev turşusu için atlardık

Bir soru; 5 ya da 10 litrelik kapağı sarı plastik damacana şişeleri bilmeyen var mı? Elbette biliyoruz; çünkü çoğumuzun evinde ya turşu yapılmıştır, ya yazlık domatesler doğranıp saklanmıştır veya salamura yaprak yapılıp kenara konmuştur.

Domates ve yaprak için de kullanılsa da daha çok turşu kapları olarak bildik biz o emektar sarı kapaklı şişeleri. Annelerimiz cüce salatalıkları pazarda özenle seçer, lahanaları ayıklar, sarımsakları soyar, kavanoz kavanoz turşu hazırlardı. Bir diğer seçenek de köyden gelirdi. Özellikle Çubuk gibi turşusuyla ünlü bir yerden aldıysanız, sarı kapaklı plastik şişelerle gelmemesi düşünülemezdi bile.

Pazar akşamları banyodan önce yediğimiz köfte ve patatesi en yakın arkadaşımız kadar severdik

kofte-patates-test

Mutfaktan gelen kokusuyla beklerken dakikaların geçmediği bir şey vardı ki şimdi bile insanın canı çekiyor; köfte-patates. ‘Damak çatlatan’ terimi o zamanlar bilinseydi, eminiz Mehmet Yaşin’den önce köfte-patates için çoktan kullanmıştık.

En büyük hayali sabah akşam cips yemek olan çocuğuna, azıcık vitamin olsun, biraz da gönlü olsun diye mutfağa giren anne kişisi, ev yağ kokmasın diye kapısını kapattığı mutfaktan uzun süre çıkmaz, çıktığında ise aramıza koca bir tabak patates, biber, patlıcan, kabak ve köfte kızartmasıyla dönerdi. Üstüne domates sosu ve sarımsaklı yoğurt, yanına da kola ile hayat buydu.

Tencerenin dibini sıyırmayı puding yerken öğrendik

Hayatımızda tanıdığımız ilk şef annemizdir. İlk olarak onun yemeklerini tadar, güzel yemeğin ne olduğunu ondan öğreniriz. Yani mutfak kültürüne zirvede başlarız. Haliyle yeni keşiflerimiz de onun elinden olur.

Mesela tencere dibini sıyırmayan var mı? Bir nesil böyle büyüdü ve o nesil şimdi, çocuklarına vermek için tencerenin dibini daha fazla bırakıyor. Muhallebi, puding, krema, çikolata sos ne varsa affetmedik. Tatlıları özenle konulan tabaklarda değil, tencere dibinde daha çok sevdik.

İlk önce Nutella'yı değil annemizin yaptığı çikolatayı bildik

Bazı şanslı çocuklar vardı ki anneleri evde onlara ‘şokella’ dediğimiz sürülebilir çikolata yapardı. Biz market alışverişlerinde raftakiler için anne babaya şirinlik yaparken, onlar annenin özene bezene hazırladığı ve kavanozlara doldurduğu çikolatayı ekmeğe sürüp sürüp yerdi. Biraz şanslı olanlara ise komşu teyzeden plastik bir kapta kendisi veya anneye tarifi gelirdi.

Şimdi o lezzet hiçbirinde yok. Ev yapımıydı, güzeldi.

İleride mangalcı olacağımızı mahallede közde patates yaparak belli ederdik...

‘90’lar demek, sabahtan akşama kadar sokakta oynamak, sokakta kendine bir hayat kurmak demekti. Yemek dahil. Acıktık mı, evlere girip yemek ya da kafeye gitmek filan yoktu. Zaten kafe kavramı da pek yaygın değildi.

Evden ya da bakkaldan patatesler alınır bir yere istiflenirdi. Ekipte kaç kişi varsa herkes bir yöne dağılır ve ateş için çer çöp toplardı. Tezekten tutun da ağaç parçalarına kadar artık ne bulunursa. Toplanan çerçöpler yakılır ve patatesler içine atılır. Közlenen patatesler, mahalleden yükselen duman eşliğinde afiyetle yenir.

Aynı patatesi çiğ yiyerek doğuştan gurme olduğumuzu gösterirdik

Anne kişisi akşama patates kızartacağının müjdesini verince dizinin dibinden ayrılmazdık; çünkü çiğ patates tırtıklamaya çok az kalmıştı.

Süreç şöyle işler; patatesler yıkanır, dilimlenir, dilimlenen patateslere tuz ekilir. Tuzlanan patateslerden itinayla birer ikişer aşırılır, anne kişisinin ‘kurt yapar’ tehditlerine kulak asmadan patatesler mideye indirilir.

Nesquik'i süte koymak yerine kaşık kaşık yerdik

Çocukluk ilginç bir dönem vesselam. “Aç ağzını uçak geliyor” diye zorla başlanan yemek seansları (ki niye uçak, o da ayrı bir soru), sonrasında büyüdükçe çocuğun kendi yeme pratiklerini oluşturmasıyla devam ediyor. Vitamin olsun diye bize sebze meyve yedirmeye çalışan annelerimiz kek hamuru, çiğ patates filan yediğimizi görünce boşuna dehşete düşmedi. Nitekim, bu minik kaçamakların lezzeti hep bambaşkaydı.

Nesquik de bunlardan biri. ‘90’lar dediğimiz, akülü arabanın, Barbie’nin falan çok pahalı olduğu dönemler, haliyle eve Nesquik almak da büyük olay. Sarı dikdörtgen kutusunu sanal bebek kadar severdik. Ayrıca süte karıştırmaz, kutuyu açıp kaşık kaşık yerdik. Damakta ıslatılan Nesquik, ağızda öyle güzel bir tat bırakırdı ki, araya süt katmak haksızlık olurdu. Hadi itiraf edelim, hala yiyenler var.

Altın günü menüsüne dalar, menünün 1 eksilmesine neden olurduk

90'lar aynı zamanda annelerimizin haftanın 5 günü altın günü yapması demekti. Bir yanı da altın günü menüsüydü tabii. Bize de sokaktan aç gelip mutfağa girdikten sonra, menünü sayılı olan mamalarından birini 4-5 tane yemek suretiyle annemizi kızdırmak düşerdi. Bazen baba da bu konuya dahil olur, azalan mama tamamen bitirilirdi.

Güzel günlerdi.

Velhasıl, ufak şeylerden büyük mutluluklar çıkaran, güzel çocuklardık.

İZLE
Doyamayanlar için bir de videomuz var!
1 yorum yapılmış
2015-10-21 12:22:19
Çok güzeldi çocukluğumuz